6 Şubat sabahı…
Deprem olduğunu oğlum uyandırarak söyledi bana.
“Anne, deprem oldu” dedi.
Kalktım.
Çünkü bizim ev de sallanmıştı.
Televizyonu açtım.
Karşısına geçtim.
Ve birkaç dakika içinde şunu öğrendim:
Deprem sadece burada olmamıştı.
Tam 10 ilde olmuştu.
7’nin üzerinde…
Yıkıcı…
Ne olduğunu kimsenin tam olarak anlayamadığı bir büyüklükte…
Ekrana kilitlendim.
Başka hiçbir şey yapamadım.
Sadece izledim.
Ve içimden “Allah’ım ne oluyor?” demekten başka bir şey gelmedi elimden.
Yıkılan binaları gördük.
Enkaz altından çıkarılmayı bekleyen insanları gördük.
Çaresizliği gördük.
Sessizliği gördük.
Çığlığı gördük.
Ama en acısı şuydu:
Yardım çok geç kalmıştı.
Enkazlar kaldırılamıyordu.
İş makineleri yetersizdi.
İlk üç gün boyunca insanlar
soğukta,
karanlıkta,
enkaz altında bekledi.
Biz ise ekran başında bekledik.
Sadece izleyebildik.
Acılarını buradan,
kendi yüreğimizin içinde hissedebildik.
Elimizden geldiğince yardım gönderdik.
Battaniye…
Para…
Giyecek…
Ama yetmediğini biliyorduk.
Hepimiz biliyorduk.
Sonra sayı büyüdü.
11 il oldu.
Harita karardı.
Şehir isimleri artık birer felaket başlığına dönüştü.
Ben bu yaşa kadar böyle bir şey görmedim.
Hiç yaşamadım.
Hiç bu kadar çaresiz hissetmedim.
6 Şubat, yalnızca binaları yıkmadı.
İnsanların güven duygusunu da yıktı.
“Ev güvenli yerdir” duygusunu yerle bir etti.
“Uyurken başımıza bir şey gelmez” inancını yok etti.
Enkaz altındaki insanlar sadece betonun altında değildi.
Soğuğun altındaydılar.
Karanlığın altındaydılar.
Ve belki en çok,
“Bizi biri duyuyor mu?” sorusunun altında kaldılar.
Hatırlıyorum…
Bir ses gelsin diye beklediğimiz anları.
Bir mucize olsun diye dua ettiğimiz saatleri.
Bir çocuk çıkarıldığında
“Yaşıyor!” diye ağladığımız dakikaları.
Arama kurtarma ekipleri…
Gönüllüler…
Sivil toplum kuruluşları…
İnsanüstü bir çabayla çalıştı.
İnsanlık oradaydı.
Dayanışma oradaydı.
Vicdan oradaydı.
Ama 6 Şubat bize çok acı bir şeyi de gösterdi:
Deprem öldürmüyor.
İhmal öldürüyor.
Denetimsizlik öldürüyor.
Plansızlık öldürüyor.
Eğer şehirler bilime göre kurulmuş olsaydı…
Eğer binalar doğru yapılsaydı…
Eğer rant değil insan öncelikli olsaydı…
Belki bu kadar mezar olmazdı.
O yüzden 6 Şubat sadece bir felaket tarihi değil.
Bir uyarıydı.
Bir yüzleşmeydi.
Bir “artık böyle yaşamayın” çağrısıydı.
Bu tarih,
yalnızca kaybettiklerimizi anma günü değildir.
Hayatta kalanların mücadelesine saygı günüdür.
Ve geleceği kurtarma sorumluluğudur.
Unutursak,
yeniden yaşarız.
Unutturursak,
yeniden ağlarız.
Ben o sabahı unutamıyorum.
Oğlumun sesiyle uyanışımı…
Ekran karşısında donakaldığım anı…
İlk üç gün boyunca içimde büyüyen çaresizliği…
Ve biliyorum:
Bugün o enkazdan çıkarılmayı bekleyen kişi
başkasıydı.
Yarın biz olabiliriz.
O yüzden:
Unutmamak zorundayız.
Unutturmamak zorundayız.
Daha güvenli şehirler kurmak zorundayız.
Çünkü bir daha
hiçbir anne
çocuğunun sesiyle
felakete uyanmasın diye…
Reyhan Uzun

